Mezarını dahi yıktılar! Vefatının 63. yıl dönümünde Bediüzzaman

  • HABER 7 – ÖZEL

Osmanlı İmparatorluğu’nun doğusundaki Bitlis vilayetine bağlı Hizan ilçesinin Nurs köyünde dünyaya gelen Said Nursi, 82 yıllık ömrü (1878-1960) boyunca Kafkasya’dan Rusya’ya, Eskişehir’den Kastamonu’ya, Emirdağ’dan Isparta’ya varıncaya dek geniş bir yelpazede sürüklenmişti.

Birinci Dünya Savaşı ve Milli Mücadele yıllarında Türkiye’nin istikbali için mücadele etmiş, 50’den fazla dile çevirisi yapılan Risale-i Nur’u kaleme almış ve 2 yıla yakın süreyle işkenceye tabi tutulmuş, hapse mahkum edilmişti.

Ancak on binler, ‘Zamanında kendisi gibi görülmeyen ve kimseye benzemeyen‘ anlamına gelen Bediüzzaman lakabıyla Said Nursi’nin peşinden gidiyordu.

DARBECİLER MEZARINDAN KORKTU

Ve bu bağ, 1960’ların Cemal Gürsel idaresindeki darbeci hükümetini tedirgin ediyordu. Öyle ki Said Nursi’nin ölümünden sadece iki ay sonra Şanlıurfa’da bulunan mezarı bir manga askerle parçalanmış, tabutu askeri uçağa bindirilmiş ve tabiri caizse kaybedilmişti.

Üzerinden yıllar geçse de Nursi Hoca’nın mezarının nerede olduğu tespit edilemedi. Bazı kaynaklara göre Afyon’da bazılarına göre de Isparta’da bulunduğu ileri sürüldü.

Hatta Said Nursi’nin kabrinin yerini araştıran bazı araştırmacılar, bu yerin Isparta Sav köyündeki mezarlıkta olabileceğini dahi iddia ediyor.

HAYATTAYKEN KABRİNİ İŞARET ETMİŞTİ

Fakat 63 yıllık süre içerisinde Said Nursi Hoca’nın yaşarken, ‘Benim mezarım gizli kalacak‘ kerametinde bulunması gibi kabri bulunamadı. Nurcuların hocası olarak da bilinen alim, bu kerametini, “Hz. Ali’nin mezarı nasıl kesin olarak bilinmiyorsa ben de mezarımın bilinmesini istemiyorum” diye açıklıyordu.

ESKİ VE YENİ

Hayatını ‘Eski Said‘ ve ‘Yeni Said‘ olarak ikiye ayıran Said Nursi Hoca, 1878’den 1923’e kadar olan süreye ‘Eski’, 1923’ten vefatına kadar sürecek bölüme ise ‘Yeni’ diyordu.

Eski Said, siyasal ve toplumsal sorunların çözümünde doğrudan rol almış, vatanın savunmasında Alay Komutanı olarak görevlendirilmiş, Kafkasya’da çarpışmış ve Ruslara esir düşmüş bir komutandı. 

Ancak bir davet üzerine Ankara’ya gelmesi ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni görmesi, o dönemki adıyla Sait Okur’un, yani Said Nursi’nin hayatında yeni bir dönüm noktası olur. Ankara’da aradığı manzarayı bulamayan Nursi Hoca, Van’a dönerek inzivaya çekilir ve 1923’ü ‘Yeni Said’in başlangıcı olarak yorumlar. Bu yıldan itibaren en önemli vazifenin ‘iman’ olduğunu, ‘teslimiyet’ olduğunu savunur, kendini İslam’a adar.

RİSALE-İ NUR’U SÜRGÜNDE YAZDI

Fakat Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren çeşitli kere sürgüne maruz kalır. Hatta hapsedilir. Gerekçe olarak dönemin tek partili CHP Hükümeti, Said Nursi’nin çıkardığı yayınları, yaptığı konuşmaları gerekçe gösterir. Devam eden süreçte Isparta’ya, Eskişehir’e, Kastamonu’ya ve daha birçok yere zorunluluktan gitmek durumunda kalır.

Said Nursi Hoca, birden fazla kitapçıktan oluşma Risale-i Nur adlı eserini de Isparta’nın Barla köyünde, sürgündeyken kaleme almıştır. Bu kitabın tamamlanması 24 yıl sürmüş ve yıllar içerisinde 50’den fazla dile çevrilmiştir.

KAYNAK: HABER7

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir